17 Eylül 2012

EMEL ACAR RÖPORTAJIM :)



Emel Acar kimdir? Birkaç cümleyle sizi sizden dinleyelim…
Yoğun iş temposunda çalışan ve çalışmayı seven, düzenli, programlı biriyim. Tabi iş dışında evinde de çocuklarıyla ilgilenen anneyim. :) Bu yüzden günlerim çok yoğun geçiyor. 

1993 yılında Türkiye 2. Güzeli seçildiniz. Güzellik yarışmalarını izlerken, güzeller heyecanlı bir şekilde sahnede yürürken ne hissediyorsunuz?
Her zaman seyrediyorum ve eski günlerim aklıma geliyor. Onların heyecanını ekran başından bile hissedebiliyorum. 

Türkiye’de güzel ve başarılı bir kadın olmak avantaj mı dezavantaj mı?
Bence avantajları daha fazla. 

Emel Acar modayla ilk ne zaman ilgilenmeye başladı?
Belki çok klasik olacak ama bu benim çocukluktan beri içimde olan bir şey... Lise eğitimimi de moda üzerine almıştım zaten. 

İlham aldığınız modacılar kimler?
Balmain ve Yıldırım Mayruk. 

Bir defilenizde Yıldırım Mayruk sizi ayakta alkışladı.  O an ne hissetiniz?

Çok heyecanlandım ve gururlandım. 

Size göre Türkiye’nin en şık giyinen kadınları kimler?
Ajda Pekkan ve Gül Gölge... İkisinin de tarzlarını çok beğeniyorum. 

Bir kıyafeti tamamlayan olmazsa olmaz aksesuarınız?
Kolye, bilezik, küpe... Kıyafetime uygun hangi aksesuarım varsa onu mutlaka kullanırım çünkü kıyafete ışıltı veriyor aksesuar. Ve ben de ışıltıyı çok severim. (Gülüyor...) 

Homestore’a Emel Acar eli değdiğinden beri her şey daha bir göz alıcı… Emel Acar markasının diğerlerinden farkı ne?
Homestore'a çok emek veriyorum, bunun da karşılığını alıyorum sanırım :) 

Peki Homestore’la ilgili hedefleriniz neler?
Daha çok mağaza açmak ve bayilik vermek. Böylece daha çok kişiye ulaşabilmek. 


Kendinizi 10 yıl sonra nerede, ne yaparken hayal ediyorsunuz?
Kırmızı halıda yürürken. (Gülüyor)

Televizyona gelirsek... Show Tv’deki “Baştan Yarat” programınızın içeriğini bizlerle paylaşır mısınız?
Bize başvurup daha bakımlı görünmek isteyen bayanlarla bir hafta zaman geçiriyoruz ve onların güzelliğini ortaya çıkaracak değişiklikler yapıyoruz. Dişçi, güzellik uzmanı, diyetisyen, kuaför hepsini birlikte ziyaret ediyoruz. Vücut biçimlerine göre hayatları boyunca yapabilecekleri pratik spor hareketlerini öğretiyoruz. Bir de onlara elbise tasarlıyorum. ;) 

Program hangi günler ve saatlerde yayınlanıyor?
Pazar günleri saat 13.00 

İnceliğini yıllardır koruyan nadir insanlardansınız. Hayran kalmamak elde değil. İnceliğinizin sırrı nedir?
Düzenli beslenen ve spor yapan biriyim. Sanırım bu yüzden inceliğimi koruyabiliyorum. 


“Yaşamın Tatları” takipçilerine vereceğiniz zayıflama tüyoları var mı?
Sonbaharda dışarıda yürüyüşlere çıksınlar ve tatlı yerine meyve tüketsinler ;)

Peki bazı insanlar ne kadar spor ve diyet de yapsalar kilo vücutlarında belli bir bölgeye toplanıyor. Mesela basenli bir kadın nasıl bir pantolon ve etekle basenlerini saklar?

Uzun elbiseler, bol rahat pantolonlar, uzun belli ve lastikli etekleri tavsiye ederim! 

Spor yapıyor musunuz? Haftada kaç gün?
Haftanın 3 günü hoca eşliğinde spor yapıyorum. Diğer günlerde de kardiyo yapmaya gayret ediyorum. 

Saçlarınız çok güzel.  Bakım sırlarınız var mı?
Kerastes ürünlerini kullanıyorum. Çok memnunum. 

Özel bir yere giderken hazırlanmanız ne kadar sürer? 


Maksimum 30 dakika. Gerçekten hızlı ve pratiğimdir.(Gülüyor) 

Kısa kısa: 


Favori yemeğiniz?
Bamya

Sizi ne mutlu eder?
Arkadaşlarımla sohbet

Ne duygulandırır?
Çocuklarımın başarısı 

En sevdiğiniz insan tipi?
Dürüst

En sevmediğiniz insan tipi?
Yalancı

Kaç bedensiniz?
38

Sizce evlilikteki başarının sırrı nedir?
Sabır

En sevdiğiniz slogan?
Amerika'yı tekrar keşfetmeye gerek yok! 

City’s alışveriş merkezine ne kadar sıklıkla gelirsiniz?
Ayda 2 kere

City’si nasıl buluyorsunuz?

Çok kaliteli ve klas bir alışveriş merkezi. 


Bu güzel röportaj için çok teşekkür ederim… Sizin gibi zarif, güzel, başarılı ve bir o kadar da mütevazı bir insanı tanımaktan çok memnun oldum ;) 


13 Eylül 2012

GİDİN- JENNİFER LOPEZ KONSERİ ;)




Jennifer Lopez gerçek bir Pop Star... Yıllardır tahtından hiç inmedi. Onun ardından müzik piyasasında ortaya çıkan gençlerin hiç biri onun yerini sarsamadı. Saçları, kendine yakışan makyajı, kalçaları, oyunculuğu, evliliği derken gündemden hiç düşmedi. Ve şimdi İstanbul'a konsere geliyor. Hem de 2 gün üst üste! 16 Kasımdaki konserinin biletleri 2 haftada tükenince Bonus yetkilileri kendisiyle bir gün daha konser vermesi için görüşmüşler. Ve sonuç çok sevindirici :) 

17 kasım konserinin biletleri dün satışa çıktı. 16 Kasımdakini kaçırdıysanız, mutlaka bilet alın ;) 
Bakın 2012 turnesinin Moskova ayağı, izleyin, karar sizin! ;)




Biletler Biletix'te ;)

Jennifer Lopez demişken... Her giydiği olay olan bu kadının gelin birlikte son üç senedir Oscar Törenleri'nde ne giydiğine bir bakalım ;) 
2010


2011

2012




PSİKOLOJİ - DUYGULAR ve DUYGUSAL FARKINDALIK


Duygularımız, bazen farkına varmadığımız, ama hep orada duran ve bize kendilerini hissettirmenin bin bir çeşit yolunu arayan, bazen de farkına vardığımız ama baş edemeyeceğimizi düşündüğümüz için kapıdan içeri almamak için direndiğimiz duygularımız: insanı insan yapan, belki de tüm diğer canlılardan ayıran en önemli özelliğimiz duygulara sahip olmamız. Yalnız duygulara sahip olmak değil en büyük özelliğimiz şüphesiz , bunların farkında olmak, olmamak, gizlemek, modifiye etmek, değiştirip, farklı şekiller vermek, tıpkı bir sanat eseri gibi onları konuşturmak veya susturmak hepsi bizim elimizde. Peki ne işe yarar bu duygular? Niye bu kadar önemliler insan hayatında ve ilişkilerinde? Açar, döker, saçarsak ne olur? Ya kendimize sakladıklarımız? Yok mu olurlar zamanla? Yoksa ne yapar eder çıkarlar mı bir yerlerden, biz istemesek bile...




Duygusal farkındalık duygusal sağlığımızın, düzgün ve yakın ilişkilerin temelini oluşturur. Peki bu duygusal farkındalık dediğimiz şeyin bizde olup, olmadığını nasıl anlarız? Birkaç soruyla başlayalım isterseniz. Hayatı hep uçlarda mı yaşıyorsunuz? Ya çok mutlu, havalarda, ya da çok diplerde misiniz? Ağzınızdan çıkan laflardan pişmanlık duyuyor musunuz? Bir parlayıp, bir sönüyor musunuz? Ya da hayatla baş edecek enerjiniz azalıyor mu hep? Tüm bunlar duygularınızın farkında olmayışınızın göstergeleri olabilir. Ya da zaman zaman durup, sorun kendinize: “ Ben şu anda ne hissediyorum?”. Cevap geliyor mu bir yerlerden?Duygusal farkındalığı olan kişiler anlık duygularının farkındadırlar çoğunlukla. Yanlız farkında olarak kalmayıp, onları doğru olarak da yönetebilirler. Öfke, mutsuzluk, korku gibi duygularla baş edebilme yetileri vardır “duygusal farkındalığı” olan bireylerin. Onları hiç hissetmemek değildir duygusal olgunluk. Hiç kimse kızgın, öfkeli, mutsuz olmak istemez ama bu duygularla rahat olmak, bunların herkes tarafından yaşanabilecek duygular olduğunu kabullenmek, karar verme mekanizmalarımızı da etkiler.



Duygularımızın farkına varmak istemediğimizde neler oluyor, bunu biliyor muyuz? Bizim yok saydığımız duygular-“ Ben kızgın falan değilim!” ne oluyor? Duygular bizlerin varsaydığı gibi, biz farkında değilmiş gibi yaparken yok olmuyorlar. Takıntılı düşünceler ve bağımlılıklar olarak geri dönüyorlar bize. Saatlerce bilgisayar oyunlarında vakit geçirmeler, internette boş boş gezmeler, sürekli seyahatler, gece çıkmaları hep o duygulardan kaçmak için. Bazen de duyguları yok sayabilmenin yolu hep aynı davranış kalıbında kalınarak sağlanıyor. Kendimizi kızgın veya güvende hissetmediğimizde hep şaka yapıyoruz ya da içimize kapanıyoruz. Tüm bunların ne zararı var dediğinizi duyar gibi oluyorum. Öyle ya insan kaçış yolları buldukça rahatlar ama tabii bir bedel de öder. Bedel ne mi? Duygulardan kaçtıkça, kendimizi tanımaktan da kaçarız. Kötü duyguları hissetmemek için, iyileri de feda ederiz, ama en kötüsü duygularımızdan uzaklaştıkça ilişkide olduğumuz kişilerden de uzaklaşırız.Duygusal farkındalık için önce anlık hissetiklerimizin farkında olmak gerekir. Bir oyun gibi... Başlayın, bakalım nerede bitecek?....



Uzm. Dan. Psikolog Ani Eryorulmaz'a bu güzel yazı için çok teşekkürler ;) 

12 Eylül 2012

Burcu'dan Mektup Vaar! :) - CANIM ARKADAŞIM EVLENİYOOOR!

"Arkadaşlık", kelimesi kolay söylenir. Dil zorlanmaz. Bir kere gördüğü insana bile arkadaşım diyebilen varken etrafta, ağıza sakız olur yapışır kelime. Ama dostluk başkadır. Hem de bambaşka...

Yıl 2002... Üniversitenin ilk günü... Evden Tuzla'ya Sabancı Üniversitesi'ne gidiyorum içimde korkular dalga dalga köpürüyor. Yepyeni bir hayata adım atmanın vermiş olduğu ürkeklikle giriyorum sınıftan içeriye ve nedense en öne koyuyorum artık lisedeki kadar ağır olmayan çantamı. Benden sonra sınıfa bir kız giriyor. Gözleri iri iri... Etrafa ürkek ürkek bakıyor ve hemen arkamdaki masaya oturuyor. İyi ki oturmuşsun Özge'm... Nereden bilirdim bu şeker kızın benim en yakın arkadaşlarımdan biri olacağını... 



Zerrin, Özge ve Gökçe... Dört silahşörler gezerdik okulun içinde. Hazırlık sınıfı boyunca gidip geldiğimiz yol bizi yormuş olacak ki birinci sınıfta yurtta kalmaya karar verdik. Dördümüz bir oda tuttuk. Ah o kaldığımız odaların dili olsa da konuşsa. Her birimizin masası ve üstte ranzası vardı. Her sabah Hababam Sınıfı'nın "Neler oluyor Hayatta?" şarkısını açar söyleye söyleye hazırlanırdık derse. Geceleri kahkahalarımız yan odaları rahatsız ederdi kimi zaman. Geceleri yatar, karanlıkta gözlerimizi duvara diker konuştukça konuşurduk. "Bir daha dönmek ister misin geriye?" diye sorsanız... Tek dönmek isteyeceğim zaman dilimidir o odada geçirdiğim zaman. 

Yurdumuz :)

Hayatımda ilk kez orada, onlarla sabahladım ben. Güneşin doğuşuna kadar uyumayalım fikri hangimizden çıktı hatırlamıyorum ama fikirden pişman olduğumuz derste ertesi gün herkesin uyumasından anlaşılıyordu. İşin komik tarafı balkona çıkıp kahvaltı yapalım güneşin doğuşunda desek de ters tarafa döndüğümüzden güneş arkamızdan doğmuştu :) 



Ah dostlarım ah... Birimizin canı sıkkın olduğunda bilirdik nasıl davranacağımızı. Ben mesela, eğer masaya başımı koymuş üzgün bir şekilde duruyorsam, beklerlerdi önce... Sonra sessizce arkamdan gelir sarılırlardı. Gecenin sonunda anlamazdım bile o müzik nasıl açılmış, nasıl öyle delice dans ediyoruz :) Geceleri bazen olur ya, bir burun çekme sesi duyardım. İnerdim ranzamdan giderdim onun yanına... Dertleşirdik saatlerce.  Birimiz aşıksak eğer şarkıların çalınışı, gözlerin bakışı, dünyanın dönüşü bile değişirdi. Sonu nasıl olursa olsun, biz o anın tadını birlikte sonuna kadar çıkarırdık odada :) Ne hayaller, ne sohbetler edilirdi de kimsenin ruhu duymazdı :) Ve bir de baktık ki... Biz kardeşten de öte olmuşumuz...



Şimdi benim kardeşlerimden biri evleniyoooor! :) Hem mutlu hem de çok duyguluyum... Özge Özekmekçi! Bir ömür boyu mutlu olmanız için dualarım. Biliyorum ki biz yine anılarımızı biriktirerek beraber yaşlanacağız. Ama geçmişi düşününce gözlerimin dolmasına engel olamıyorum. Küçücük tiplerimizle, elele hayatın koridorlarını geçtik biz. Nasıl büyüdük? Büyüdük mü yoksa öyle gibi mi yapıyoruz? Neyse, derine inmeyeyim :)

Dünyanın en güzel gelini, seni beyazlar içinde göreceğim anı heyecanla bekliyorum. Ve seni çok seviyorum! Bir ömür boyu (yine yanı başında bizle) mutlu ol inşallah ;) 

Kardeşin,
Burcu. 



11 Eylül 2012

Burcu'nun Playlist'i ;) GÖKÇE- OH OLSUN!

Biliyorsunuz, arabada müziği sonuna kadar açıp kimseye belli etmeden dans etmemle ünlüyümdür :) 
Uzun zamandır şöyle içimi fıkır fıkır yapan bir şarkı bulamıyordum kiiii bugün arabada birden Gökçe'nin Oh Olsun şarkısı çaldı... Ben bu şarkıyı çook sevdim çook ;) 
Siz de arabada giderken birden bu parçayı duyarsanıııız bırakın kendinizi müziğin ritmine biraz olsun uzaklaşın dertten kederden ;) Ve beni hatırlayın ;) Bilin ki, Burcu da bir yerlerde mutlaka bu parçayı dinleyerek dışarıdan ciddi gözükürken arabanın içinde fıkır fıkır dans ediyor :) 

İşte Şarkııı : 


10 Eylül 2012

Cengiz Semercioğlu Röportajım Huzurlarınızdaa ;)


Türkiye'de magazinle ilişkisini en iyi yöneten, en akıllı ünlü Hülya Avşar. Ama o da oyunculuk kariyerini iyi yönetemiyor. Demek ki çok da başarılı değil! 
                                           

Cengiz Semercioğlu’nu Kelebek'te her gün okuyoruz ama özel hayatını bilmiyoruz, tanımıyoruz… Siz kimsiniz? Kelebek’ten önceki hayatınız nasıldı?

Arkeoloji ve Sanat Tarihi okudum. 1988 yılından beri gazetecilik yapıyorum. Üniversiteyle beraber gazeteciliğe başladım. Ondan önce tiyatroyla falan ilgileniyordum amatörce, oyun yazıp sahnelemek gibi... 1992 yılında Hürriyet’te çalışmaya başladım. 1998’de ayrılıp 3-4 yıl başka televizyon ve gazetelerde çalıştım. Sonra tekrar Hürriyet’e geri döndüm.


Şu anda küçükken hayal ettiğiniz meslek ve konumda mısınız?


Evet. Yazım çizim işlerini hep seviyordum. Çocuklukta değil ama ilk gençlik yıllarında okuma yazmayı seviyordum. O yüzden üniversiteye girdiğimde de hemen bu mesleğe başladım. Zaman zaman soruyorlar ve ben de  düşünüyorum gazetecilik olmasaydı ne yapardım diye herhalde sanatla falan uğraşırdım bu mesleği yapmasaydım.


Magazine geçiş nasıl oldu peki?


Hürriyet’e ilk girdiğim dönem dergi grubunda çalışıyordum. Televizyon sayfaları hazırlıyorduk. Sonra Kelebek çıkmaya başladı. Ve orada yazmaya başladım.  Özellikle son 7-8 yıl içinde popüler kültür üzerine, içinde magazinin, sinemanın, edebiyatın, gezinin, yemeğin, restoranın aynen senin blogundaki gibi Yaşamın Tatları’nın olduğu bir köşem oldu. Lifestyle diye bir başlık altında toplayabiliriz bunları. Bu televizyona ya da magazine bağlı kalmayan daha özgür bir alan.  O yüzden çok keyifli oluyor.


Türkiye’de magazin korkulan bir şey gibi… İnsanları böyle korkutan ne?


Ünlüleri korkutan bir şey tabiki.(Gülüyoruz) Seyirci ve okuyucuyu korkutmuyor hatta onlar bundan oldukça keyif alıyorlar. Çünkü hem gazetede hem televizyonda en çok izlenen programlar, okunan bölümler magazin. Mesela bugün Kelebek pek çok günlük gazeteden çok daha fazla okur erişimine sahip bir gazete. Dolayısıyla, magazin çok okunuyor. Okur  ya da izleyici korkmuyor yani. Ünlülerin daha çok korkusu var.  Onlar da daha çok yakalanma fotoğrafları ya da istemedikleri haberler magazinciler tarafından yapıldığı zaman mutsuz oluyorlar.  Yoksa hep onların istedikleri haberleri yaparsak çok mutlular ve magazinden hiç korkmuyorlar. Ama tabiki gazetecilik hep iyi haberleri yapmak değil varolan neyse iyi kötü onu yansıtmaktır.


Magazinde objektif olmak mümkün mü?

Bu, haberi yapan kişiyle alakalı bir durum.  Biz objektif bir yayın sürdürüyoruz Kelebek olarak.  Hem gazetede hem köşe yazılarımda ünlülere ya da yazdığım konularla ilgili kimseye karşı bir art niyet, nefretle hareket ya da bel altından vurmak, kötülük yapmak için haber yapmak gibi gazetecilik kurallarını sarsacak şeyler asla olmaz zaten. Yapmadık, yapmayız. Ama tabiki zaman zaman bir tanıdığının haberi gelir, belki orada başlığı atarken, haberi yazarken biraz daha torpil geçersin. (Gülüyor)  




Sizce magazinde sınır nedir? Muhabirler ya da fotoğrafçılar nerede durmalı?

Bence dünyadaki kıstaslar neyse Türkiye’deki de o.  Bunu sadece gazetecilik ya da magazincilik üzerinden tartışmamak lazım.  Artık sosyal medya gibi bir gerçek var.  Ve orada herkes kendi çektiği fotoğrafı anında on binlerce insanla paylaşabiliyor.  Ve "retweet" sayesinde de bu fotoğraflar tekrar dolaşıma sokularak çok daha fazla insana ulaşabiliyor.  Biz gazeteciler bu haberi yapmasak, bu fotoğrafları yayımlamasak zaten artık  bunları çekip yayımlayan milyonlarca insan var.  Dünyada da böyle, Türkiye’de de böyle. Dolayısıyla artık ünlülerin bu tip şeylerden kaçarı yok. Sadece bizden bahsetmiyorum, Fransa Cumhurbaşkanının da sevgilisiyle fotoğrafını çekiyorlar. İngiltere Prensi Harry’i de çırılçıplak yakalıyorlar.  Dünyanın her tarafında bunlar haber oluyor. Gazeteler ya da dergiler bu konuyu haber yapmasa da internet sitelerinde ve sosyal medyada yer alarak milyonlara ulaşıyor. Ünlülerin, bizim haberimiz yapılmasın, fotoğrafımız çekilmesin, özel hayata müdahale oluyor gibi bir yakınmaları oluyor. Evet, ben de onların yerinde olsam bundan yakınırdım ama üzgünüm yapacak bir şey yok.

Sosyal Medya yazılı magazine basınını nasıl etkiledi? Sizce yazılı magazin sekteye uğrar mı ileride?

Aksine daha fazla zenginleştiriyor.  Çünkü ünlüler artık bu bizim özel hayatımız çekmeyin dedikleri resimleri kendileri çekip instagrama koyuyorlar.  Hani özel hayattı? Madem özel hayattı neden çekip instagrama koyuyorsunuz. Dolayısıyla bunlar magazine daha fazla zenginleştiriyor. Çünkü magazincilerin hiç bir zaman çekemeyecekleri ya da ulaşamayacakları fotoğrafları instagram ya da twitter’ı açıyorsunuz ünlüler kendileri çekmiş oluyorlar.  Bu magazine çok zenginleştiriyor.



Kadın vücudunu çok eleştiriyorsunuz diye serzenişte bulunanlar oluyor, ama Murat Boz’un vücudunu da koydunuz ona da kızdılar. İnsanlar sizden ne istiyor?

Onların savunması da enteresan fotoşop yaptılar üzerinde oynadılar diyorlar ama bize gelen fotoğraflar var. Bir başka gazeteye gelen başka fotoğraflar var. Böyle bir şey olabilmesi için bütün gazetelerin anlaşıp resimlerin üzerinde fotoşop yapıp aynı kareleri kullanması lazım.  O yüzden savunmaları komik bir savunma.  O tarz fotoğraflar yakalanıp çekilirse mutlaka haber olarak kullanılıyor.




Magazinci olmak zor mu? Size küsen çok oluyordur. Nasıl başa çıkıyorsunuz?


Kesinlikle. Çok fazla küsen oluyor. Arkadaşlıklarını sürdürmen zorlaşıyor. Daha fazla yalnızlaşıyorsun.  Hem bu haberleri yaptığın için hem köşede yazdığın için. Çünkü bütün ünlüler şunu bekliyor senden: "O benim arkadaşım benim hakkımda kötü bir şey yazmaz." Ama sen benim arkadaşım olduğun gibi diğer ünlü de benim arkadaşım. Ya da arkadaşım değilse bile bir tanışıklığım, hukukum var onunla da . Dolayısıyla, biz arkadaş dediklerimizin hiç biriyle ilgili haber yapmayacaksak kiminle ilgili haber yapacağız? Onlar bizimle biz de onlarla devam etmek durumundayız.




Tehdit aldığınız oluyor mu?


Yok ama kırgınlıklar, sitemler oluyor tabiki.  Bunları bazen kendileri bazen başka kanallardan bize iletiyorlar ama dediğim gibi bizim yaptığımız işin doğası bu. Çok az arkadaşınız, dostunuz ve kurduğunuz ilişkiler zedelenmeye çok açıktır.


Sizce Türkiye’de magazinle ilişkisini en iyi yöneten ve magazinden beslenen en akıllı ünlü kim?

Magazin olmadan ünlüler, ünlüler olmadan magazin olmaz. Bu hep tartışılan bir şeydir. Ünlüler hep magazine ilk şöhret oldukları yıllarda çok daha iyi kullanırlar şöhret olduktan sonra magazine burun kıvırırlar.  Haber olmak istemezler kötü halleriyle.  Ama böyle bir şey yok tabiki… Dün haber oldukları gibi bugün de haber olacaklar magazinde. Bu konudaki alınganlıklara gerek yok çünkü biz de işimizi yapıyoruz.  Ve insanların en çok merak ettikler şey, şarkıcıların, dizi karakterlerinin hayatları. Nereye giderler, ne yerler, ne içerler çok merak ediyorlar ve biz de gazetede köşede haber yapıyoruz…




En akıllı ünlüyü söylemediniz? (Gülüyoruz)


Doğru, söylemedim. :) Mesela Hülya Avşar.  Yıllardır hem çok iyi malzeme vermeyi hem ilişkisini yürütmeyi çok iyi bilir… Magazincilerle ilişkilerini iyi yönetir ama oyunculuk kariyerini iyi yönetemediğini düşünüyorum.  Demek ki çok da başarılı değil aslında. Bununla ilgili bir yazı da yazmıştım daha önce. Onun dışında Gülben Ergen de başarılıdır. 
Bir de yeni bir kuşak var artık daha fazla reyting çeken, daha fazla ilgi çeken, onlar da dizi oyuncuları. Eskiden şarkıcılar falan çok konuşulurken şimdi görüyoruz ki, dizi oyuncularının reytingi ve gördükleri ilgi eski şarkıcılara ya da popçulara gore çok daha fazla. Bugün dizi oyuncuları çok daha fazla ilgi görüyor Hülya Avşar, Gülben Ergen, İbrahim Tatlıses gibi yıllarca magazine yön veren isimlerden.  Ve bu dizi oyuncuları medyayla aralarına hep bir mesafe koymayı ve dengede götürmeyi başarıyorlar.


'Hayatım Caravaggio Resimleri Gibi...'




Gazetecilerin arası nasıldır? Birbirini kollar mı bu camia? Gazeteci dostlarınız var mı?


Ben 25 yıldır bu mesleği yapıyorum ve görüyorum ki eskiden belki daha fazlaydı birbirini kollamak bizim meslekte. Son 10 yılda rekabetin artması, internet ve sosyal medya gibi farklı unsurların devreye girmesiyle bu dayanışma maalesef tamamen yok olmuş vaziyette. Artık gazeteciler de birbirleri hakkında olumlu olumsuz haberler yapıyorlar. Eskiden yapılmayacak, görmezden gelinecek haberler vardı. Hatta gazeteci gazetecinin haberini yapmazdı o zamanlar.  Ama artık onların da haberleri diğer gazeteler ve rakipler tarafından yapılıyor. Dolayısıyla böyle bir dayanışmadan ya da gazeteci gazetecinin haberini görmezden gelir gibi bir kuraldan söz etmek mümkün değil artık.




Bir gününüz nasıl geçer? Günde kaç saat çalışırsınız?


Yoğun çalışıyorum. Sabah 6'da kalkıyorum. En geç 7'de işte oluyorum. Saat 10.30'a kadar hem televizyon programına hazırlanıyorum hem gazete yazıları yazıyorum.  Saat 1de bitiyor program. Sonra tekrar yazıları takip ediyorum. Gazetede toplantılara katılıyorum. Haftada bir NTV Radyoda programım var. 


Bu sezon televizyon programı olacak mı yine? 

Bu sezonki televizyon programına da bir 15 gün sonra başlayacağız. Yani aynı yoğun tempo beni bekliyor…( Gülüyor)



Cengiz Semercioğlu 10 sene sonra kendisini nerede ve nasıl görüyor?

Yine medyanın içinde olacağım çünkü bu işi biliyor ve yapıyorum. Televizyon, gazete veya internet artık hangi mecra olursa orada çalışmaya devam edeceğim.




Hayatınızı resmetsek… Hangi ressamın hangi tablosuna benzerdi?
(Derin bir sessizlik oluyor) Herhalde Munch’un karamsar resimlerinden birine benzemezdi diyorum ve gülüyoruz.


Yok o olmaz. Caravaggio en sevdiğim ressamlardan… Onlar gibi olurdu herhalde…
Caravaggio Resimlerinden Biri- Fal Baktıran Memur


Bu koşturmacanın arasında formunuzu nasıl koruyorsunuz? Spor yapıyor musunuz? 

Son 1 yıldır spor yapamıyorum ondan önce düzenli olarak yapıyordum. Bu koşturmakla ilgili olabilir oradan oraya. Haftanın 6 günü çalışmak… Mesela bak yaz döneminde kilo aldım hemen çünkü daha az koşturuyorum (Gülüyoruz)


Zıpır sorular: 


En sevdiğiniz yemek?

Dolma


En sevdiğiniz restoran?


Cihangir’de oturduğum için Cihangir’in cafeleri süper.
Sunset, Sur Balık, Zuma.


İş hayatınızda keşkeleriniz?


Mutlaka olmuştur. Hatalı haberler olabiliyor, yanlış yorumlar yazabiliyorsun. İnsana değer bir şey yapıyorsunuz. Hata da illa ki oluyor. Önemli olan hata yapınca düzeltmesini yapıp özür dileyebilmek, hatayı saklamak değil…


En beğendiğiniz şehirler?

Cape Town, Rio, Bang Kong, Havana.




Yoğun iş temposu arasında bana zaman ayırıp sorularıma tüm samimiyetiyle cevap verdiği için Cengiz Semercioğlu'na çok teşekkür ederim... 
                                                 BURCU ÇEŞİT. 




8 Eylül 2012

Burcu'dan Mektup Vaar! ;) Anılaar...


Sizden gelen yoğun istek üzerine okul anılarıma devam ediyorum.;)


İlkokulu bitirdiğim ve hazırlığa başladığım için kendimi nasıl büyümüş hissediyordum anlatamam... Şimdi bile kullandığım Disney kahramanlı kalemlere o zaman burun kıvırıyordum. Defter kabımda Wilma Çakmaktaş resimleri olamaz diye düşünüyordum. İşte tam da bu hengamede okul başladı.


Bilirsiniz, önlük giymekten etek üzerine gömlek formasına geçince büyük bir sorun başlar genç kızlarda. ETEK BOYU! :) Aslında bunu çok da sorun etmezsiniz ama okula gidince bir bakarsınız sizden üst sınıflar etekleri bir karış kalacak kadar kısaltmışlar... Ya da servislerle okula girip sınıfa doğru yürürken tuvaletlerde bir hareketlenme görürsünüz. İçeriye başınızı uzattığınızda kızların, eteklerini kıvırma operasyonu yaptığını çakarsınız. 


İşte okulun ilk haftaları ben de herkesin yaşadığı bocalamayı yaşıyordum (desem de inanmayın. Diyorum ya kolay değil... Zaten büyümüşüm (!). Saçıma mı şekil veriyim yoksa formamı çok bilmiş kızların onayından geçmesi için farklı bir tasarımla mı değiştireyim? İkisi bana fazlaydı:) ) 


Sınıftaki uyum kadar, okul servislerindeki tiplerle kaynaşmak da çok önemlidir ortaokul ve lisede. Çünkü bu servislerde bir hiyerarşi vardır. Üst sınıflar en arkaya otururlar ve öne doğru büyükten küçüğe doğru sıralanır oturma düzeni. Hazırlıkta sudan çıkmış balık misali ortada dolanan benim için, arkada oturan büyük sınıflar  İngiltere Prensi falan gibilerdi. Aman bana bakmasınlar, aman bir şey demesinler de konuşmak zorunda kalmayayım gibi komedi bir düşünceyle her gün servisle gidip geliyordum... (Bizler servislere binerken camdan sabahlıklarıyla el sallayan ve birazdan uykuya geri dönecek annelerimizi anlatmama gerek yok herhalde :) Allah'ım ne özenirdim... Annem gitse de ben kalıp uyusam derdim hep içimden...) 




Günlerden bir gün ben yine servise binmek üzere sabahın 7.15'inde kapının önünde beklerken servisin köşeyi döndüğünü gördüm.  Hızlı adımlarla servise yöneldim. Servisin otomatik kapısı açıldı. Ben ayağımı attım. Ama ayağım kalkmıyor. Tekrar atmaya çalışıyorum olmuyor... Bütün servisin gözü benim üzerime çevrildi. Tek ayağımı attım bu sefer öteki ayağımı basamağa koyamıyorum. Ve garip gurup sesler çıkarmışım ki kahkahalar duydum içeriden :) Ben de bastım kahkahayı :) Arkadaşlar sorunum etekti! Forma alırken etekler o kadar uzundu ki... (ben de ne bileyim normali öyle sanıyordum) O kadar uzun boylu olmama rağmen etek dizimin 2 karış altındaydı. Ben de o şekilde dolaşıyordum ortada. Nereden bilebilirdim okulun başlamasından 1 hafta sonra o eteğin servise çıkmamı engelleyeceğini :) 

Bu etekli küçük maceramın daha devamı var... O gün okula gittim, öğle teneffüsünde arkadaşlarla kaloriferin üzerine oturduk sohbet ediyoruz. O sırada bir kız geldi. Benden baya büyük (saygı duyulası bir durumdu o zamanlar). Dedim herhalde arkamdaki birine geliyor. (Arkamda duvar olsa da ) Baktım, kız kararlı: 
"Merhaba! Nasılsın? Beni tanıdın mı? Ben adadan bilmem kimin kızıyım. Bak senin bu eteğin çok uzun... Sen bunu yarın git terziye kısalttır... Böyle olmaz!" dedi.
Anaaa... Resmen sosyal baskı var okulda :) Bu anıdan sonra hiç bir zaman eteğimin boyunu çok kısaltmadım çünkü rahat edemedim ama en azından servise binebilecek ve bilmem nereden beni tanıyıp sırf bunu söylemek için (!) yanıma gelen insanlardan kurtulacaktım :)