21 Ağustos 2012

AYAKLARDAKİ TREND :) - 2012 SONBAHAR-KIŞ ;)

Toms marka ayakkabılarla birlikte espadril modası hayatımıza tekrar girdi... Bu rahat ayakkabılar, bu sezon biraz şekil değiştirmiş şekilde çıkıyor karşımıza ;-) İşte karşınızda Lounge Slippers ve Lace-ups ; 



MIU MIU:

450 Euro


450 Euro


CHRISTIAN LOUBOUTIN:

380Euro

855 Euro

795 Euro

PRADA (LACE-UPS): 

890 Euro

750 Euro

390 Euro

390 Euro


ZARA: 

149.95 TRY

129.95 TRY

79.95 TRY 
KURU KAFA MODASI VAR ! HER YERDE ONLARI GÖRECEKSİNİZ... SAKIN KENDİNİZİ KORKU FİLMİNDE SANMAYIN =)

79.95 TRY

119.95 TRY 

İşte size her keseye uygun ayakkabı seçenekleri... Beğendiğimiz şeyleri daha uyguna mutlaka buluruz... Yeter ki o azim bizlerde olsun değil mi kızlaaar! ;-) 

Güzeller güzeli Siren Ertan'ın twitter'dan takipçilerine önerdiği bu ayakkabıyı da sizlerle paylaşmadan olmaz! ;-) 






18 Ağustos 2012

Burcu'dan Mektup Vaar! =) - İYİ BAYRAMLAAAR ;)

BUGÜN BAYRAM... ERKEN KALKIN ÇOCUKLAR! ;-) 





Her bayramda Barış Manço'nun "Bugün Bayram" şarkısı dilimde uyanırım... Eski bayramlar gelir aklıma... Yeni kıyafetimle erkenden kalkıp, büyüklerimize gitmek için hazırlanışım... İçimdeki çocuksu sevinç... Topladığım harçlıkları eve dönüp mutlulukla sayışım... Onlarla, bazen okul araç gereci alırdım... Bazen de biriktirip, beğendiğim bir elbise için harcardım... 

Şimdi büyüdüm ve harçlık almıyorum (her ne kadar biraz üzülsem de bu duruma) ama gözlerimde aynı ışıltıyla uyanıyorum her bayram... Aynı anda milyonlarca insanın erkenden kalkıp, aynı duygularla dışarı çıkması fikri içimi coşturuyor...

Bu vesileyle, destekleriyle beni motive eden siz canım takipçilerimin de Ramazan bayramını kutlarım... 

Ramazan bayramını bizim gibi coşkulu kutlayamayan, şiddet gören, savaş içinde olan bütün kardeşlerimize dualarımızı gönderelim... 





Bir şey daha! 2 yaşındaki kedim CANCAN da Ramazan bayramınızı kutluyor :-)  


16 Ağustos 2012

ECE VAHAPOĞLU ile RÖPORTAJIM HUZURLARINIZDA ;-)



Önce, 60 günde İdeal Vücut Kitabını yazdı... Fit vücuduyla hepimizi kıskandırdı... Sonra, 60 Tarifte İdeal Mutfak Kitabıyla sofraları sağlıklı hale getirdi... 10 parmakta 10 marifet... Ece Vahapoğlu'na sizler için sordum... Tüm samimiyetiyle cevapladı ;) 

Öz geçmişinizi okumak için bilgisayar başına geçtim... Oku oku bitmedi :) Sizden dinleyelim mi? 

İtalya’da İşletme, sonra da Fransa’da Uluslararası İlişkiler okudum. Çünkü o zaman medyada olup olmayacağımı bilmiyordum. İşletme okurken ağırlıklı pazarlama dersleri aldığım için bugünkü projelerimi oluşturmak ve duyurmak açısından o eğitimin büyük faydasını görüyorum. Gazeteci olduğumda da Fransa’ya gidip yüksek lisans yaptım; iş, sanat ve siyaset dünyasıyla röportajlar yaptığım için bence bu altyapı gerekiyordu.  

İş hayatına gelirsek... 

İşletme okuduğum için medya sektöründen önce üç yıl Garanti Bankası’nda çalıştım. İlk kitabımı çıkarmamla beraber tanınırlığım başladı ve aynı grupta Cnbc-e televizyonuna geçtim. İşletme eğitimi, üzerine bankacılık deneyimi beni ekonomi muhabiri yaptı. İş adamlarıyla röportajlarım önem kazandı. TV programları, gazete röportajları derken daha genel konularda da yazmaya başladım. Ruhum güncel ve yaşam dolu konuları ele alırken daha huzur buldu. Böylece popüler kültüre kaydım. Sonra kendim marka olmaya başladığım için medyanın her iki tarafında da varım. Hem konuk alan bir sunucuyum, hem de benimle röportaj yapılan bir kişiliğim.





Televizyonculuk hep istediğiniz bir şey miydi?

Küçükken hayalimde dünya çapında ünlü olmak vardı. Bindiğim uçak kaçırılsın, kötü adamlarla konuşup ikna edeyim ve insanları kurtarayım, uçaktan inince de CNN gelsin röportaj yapsın diye hayal kurardım. İçimde hep insanlarla bir arada ve ön planda olma isteği varmış demek ki. (Gülüyor...) 

10 parmakta 10 marifet boşuna demedim =) Bir de kitaplarınız var... Yazmak sizin için ne ifade ediyor? 

Çocukken en büyük zevkim masal kitapları okumaktı. Ortaokulda kendi kendime dergi çıkarmıştım. Günlük tutar, dünyanın dört bir yanından mektup arkadaşları edinirdim. Yani yazmak hep hayatımda vardı. Fakat profesyonel yazarlığa geçişle birlikte yazmak eylemi benim için hem iş hem de terapi oldu. Benim rahatlama yolum yazmaktan ve içimi dökmekten geçiyor. İnsanlara, kendilerine bile itiraf edemediklerini, birine söyleyemediklerini yazmalarını öneriyorum... Çok rahatlatıcı! :) 


Kitaplarınıza gelelim...Önce Tony Hill'le birlikte hazırladığınız "60 Günde İdeal Vücut" kitabınızdan bahsetmek istiyorum...İdeal vücut nasıl elde edilir?
İdeal vücuda sahip olmak için hem spor yapıp hem de doğru beslenmek gerekiyor. Biri olmadan diğerinden verim alamazsınız. Zaten ideal vücut, tartı da eksildiğinizi görmek demek değildir. Sağlıklı ve fit olmaktır. Spor yapıp tatlı ve yağlı yerseniz tabii ki kas oluşmaz, yağ da yakamazsınız. Düzenli egzersizle birlikte uygun bir beslenme şekli gerekli. Tüm bu detaylar kitabımda tek tek açıklandı.




60 günden sonra 1 günlük beslenme programınız nasıl oldu? 

Günde 3 ana öğün, 2 ara öğünle 5 kez yiyorum. Sabah kalktığımda ilk iş olarak bir bardak su içerim. Beyaz ekmeği hayatımdan çıkardım. Sabahları meyve, yulaf ezmesi ve yumurta yiyorum. Ara öğünlerde 1 havuç, 1 salatalık, 1 kırmızı biber veya 1 avuç fındık, ceviz, badem, kuru kayısı tercih ediyorum. Öğle yemeğinde en çok tavuk pilav tüketirim. Yanında mutlaka yeşil salatasıyla. Pilav ve tavuğun bir arada tüketilmesine şaşırmayın. Karbonhidrat ve protein gündüz saatlerinde birlikte alınabilir. Üstelik artık yaşamınızda sporun olduğunu varsayarsak zaten enerjiye ihtiyacınız var. Akşam yemeğinde beyaz et ağırlıklı beslenirim. Tavuk, hindi veya balık şeklinde. Ben genelde balık ve salatayı tercih ederim.




İdeal bir vücut için bize ip uçları verir misiniz? Nasıl beslenmeli?


İlk olarak, geleneksel beslenme alışkanlıklarımızdan kurtulmaya bakmalıyız. Yıllardır süregelen alışkanlıkları bir anda değiştirmek elbette kolay değil. Ama önce beynimizde buna hazır olduğumuza inanmalıyız. 

Mesela, yemekten sonra hafif olsun diye meyve yeniyor ama çok yanlış. Çünkü meyve tatlı etkisi yapıyor, içinde şeker var. Pankreasımız insülin salgılıyor. Saat 17.00’den sonra meyve yememek gerekiyor. Güne krallar gibi başlayıp, prens gibi devam edip, fakir gibi bitirmek lazım. Akşam yemek yemeği azaltan insanlar hızla kilo veriyor. Beyaz et, salata ve sebze yenmeli. Bir de abur cuburu kesmek lazım. Akşam yemeğini mümkün olan en erken saatte yemeye bakın. Akşam yemeğinde beyaz et ve sebze ağırlıklı beslenin.

Akşam yemeğini yedikten sonra başka hiçbir şey yemeyin. Zaten gün içinde dengeli beslenmişseniz geç saatlerde acıkmazsınız. İllaki bir şey yeme ihtiyacınız olursa sadece bitki çayını tarçın çubuğu ile karıştırıp için.

Bu kitaptan sonra PUMA gibi uluslararası bir markanın fitness yüzü oldunuz değil mi? 


“60 Günde İdeal Bir Vücut” ile ideal bir vücudun hayal olmadığını kanıtlayıp sağlıklı yaşam ve spora verdiğim önem ile PUMA’nın dikkatini çekmişim. Fitness ürünlerinin marka yüzlerinden biri olarak anlaşma imzaladık. PUMA’nın son derece şık ve rahat ürünlerini zaten severek kullanıyorum.


60 Tarifte İdeal Mutfak kitabınıza bayıldım... Bu kitapta neler var?

Hem bana gelen beslenme sorularının yanıtını detaylı vermek için hem de kendim merak ettiğim için diyet yemeklerinde en usta isimlerden biri olan şef Ayvaz Akbacak ile bir araya gelip, neleri yiyip, yemememiz gerektiğini belirledim. Ben ideal mutfakta bulunması gerekenleri, çalışanlar için saklama ve pişirme yöntemlerini belirledim. Şefimiz de 60 tane sağlıklı ve lezzetli yemek tarifi yazdı. Çorbalar, salatalar ve ana yemekler var. ‘60 Tarifte İdeal Mutfak’ her kadının edinmesi gereken bir kitap. ‘İdeal Vücut’ kitabında kaslarımı gösterip spor atlet ve şort giyerken, bu kitapta beni şirin mutfak önlükleri ile görüyorsunuz. (Gülüyor) 


Şef Ayvaz Akbacak ile böyle bir proje için birliktelik nasıl oldu?

Ayvaz Şef ile tanışmam birkaç yıl öncesine dayanıyor. Köşe yazarı olarak davet edildiğim Bodrum’da o zaman yeni açılan Gardens of Babylon Oteli’nin basın gezisinde sağlıklı ama lezzetli yemekler tadımında şefi görmeden yemeklerine bayılmıştım. Önden başlangıçlar gelmiş, ara sıcaklar, ana yemekler ile devam etmiş ve tatlılar ile son bulmuştu. İstisnasız her tattığım yemek çok çok ama çok lezzetliydi. Şef mutfağın içindeydi, onu görmüyorduk. Sadece yemeklerini tadarak şu espriyi yapmıştım, “Şef bekar ise ona ben evlenme teklif ediyorum” Düşünsenize; eve geliyorsunuz ve sizi çok lezzetli ama bir o kadar da sağlıklı yemekler hazır bekliyor. Epeyce gülmüştük. Akabinde de sempatik Şef ile tanışmıştık. Ayvaz Şef ile irtibatımız kopmadı. Ben onun işlerini, o benim projelerimi takip etti. Bir gün bana “Ece Hanım sizinle bir gün birlikte bir proje yapmak isterim” demişti. O cümlesi aklımda kaldı. Ve şimdi de bu proje bize kısmet oldu.

Bu arada benim yaptığım benzer evlenme esprisini benden sonra da bir başka kadın gazeteci yapmış; Ayvaz Şef’in yemeklerinden etkilenmemek mümkün değil. :)



Kitap çok faydalı bilgiler içeriyor... Kitaba hazırlanış süreciniz nasıl oldu?


Böyle bir kitabı, yıllardır sağlıklı yaşama kendini adamış biri olarak yazdım. Yoksa mutfaktan çıkmayan ve olağanüstü yemekler yapan biri değilim. Hatta tam aksine pratik yaşamaya odaklı bir kadınım. Fakat sağlığım için neyi yiyip neyi yememem gerektiğini iyi biliyorum. Uzun süredir araştırmalar yapıyordum, Türk ve yabancı kaynakları okuyordum, konuyla ilgili her türkü makale ilgimi çekiyordu. Bunların hepsi kendi edindiğim tecrübelerle birleşince ortaya bu kitap çıktı...






Bu kitabın diğer yemek kitaplarından farkı ne? 

Bu kitapta hem alışveriş, yıkama, saklama yöntemleri, sağlıklı pişirme, öğünlerinizi planlamak ve yemeğinizi hem sağlıklı hem lezzetli kılma konularında işinize yarayacağını umduğum tavsiyeler vermeye çalıştım. Uygulaması çoğunlukla kolay ve çok lezzetli olan bu tariflerin okuyucuları yemek pişirmeye teşvik edeceğini umuyorum. Ben ki yemek yapmaya özel merakı olmayan biriydim; bu tarifleri bir bir uygulamaya başladım.

Gerçekten kitaplarınız başucu kitabı... Hayatınıza geçirmek için sürekli yakınlarda durmalılar. =)  
Peki yeni projeler var mı bu çalışkan kadının hayatında ;)?


Öğrenmeye, üretmeye devam. (Gülüyor) Yeni sezonda TV’de birkaç proje birden yapabilirim. Talk-show’un yanı sıra sağlıklı yaşam programı teklifleri de geliyor. Türkiye çapında sağlıklı yaşam seminerleri vermeye devam edeceğim. 60 İdeal serisi için de başka bir konuda yeni bir kitap yazacağım.
10 yıl sonra kendinizi nasıl hayal ediyorsunuz?



Başarılı bir TV programı olan, kitapları çok okunan, aşık olduğu kocasıyla ve sağlıklı çocuklarıyla mutlu bir yaşam sürerken... 


ZIPIR SORULAR: 

Ekran önünde yaşadığınız komik bir olay?
Sesim gitti! (Gülüyor) Su bardağına saldırdım, güldüm, "ölüyoruuuum" diye kendimle dalga geçtim... 

En sinirlendiğiniz şey?
Yalan!

Sizi ne güldürür?
Gıdıklanmak:)

Sizi ne duygulandırır?
Aile bağlarını anlatan film ve reklamlar...

Hayır diyemediğiniz yemek?
Mantı...

Sevdiğiniz insan tipi?
Dürüst, güvenli, bakımlı, fit... =) 

Sevmediğiniz insan tipi?
Bakımsız, iki yüzlü... 

Röportaj sırasında Good Food'un leziz yemekleri bize eşlik etti... Ben de hazır yakalamışken, Ece Vahapoğlu'na bir kaç soru daha sordum ;-) 

City's Alışveriş Merkezi İçindeki Good Food'u nasıl buluyorsunuz?
Yeni yaşam tarzlarına uygun, sağlıklı ve lezzetli bir menü sunuyor...


Ne sıklıkla geliyorsunuz?


Ayda 1... Nişantaşı'na geldiğimde mutlaka uğrarım...



En favori kahveniz?

Espresso!



En favori diyet yemeğiniz?

Izgara sebzeler... =)



İşte Ece Vahapoğlu'nun City's Good Food'daki favorileri!!!





Bu güzel röportaj için Ece Vahapoğlu'na çok teşekkür ederim ;)

BURCU ÇEŞİT  






15 Ağustos 2012

PSİKOLOJİ - İLİŞKİLER ve ÖFKE

İçinde büyüdüğümüz aile, özellikle de ilk ihtiyaçlarımızı karşılayan anne ve baba veya onların var olamadığı durumlarda da ilk bakıcı (bu anneanne de olabilir, bir yabancı da) nasıl bir kişilik yapısı geliştireceğimizi belirlerler. Bazen ailemizde öğrendiğimiz davranışları anlayabilmek, hatta bazen bunları ailede öğrendiğimizi fark edebilmek, bunların nedenlerini bulmak ve işlevsel olmayanlarını silebilmek için çok çaba harcamamız gerekir. Öfkeli bir aile içinde büyümek de böyledir işte. Eğer öfke aile hayatının bir parçası ise, bu öfke tıpkı bugün domuz gribi virüsünün yayıldığı gibi girdiği evde yayılır, bir nesilden diğerine geçer. İşin kötü tarafı öfke nesilden nesile yayıldıkça onu tanımak, anlamak ve dolayısı ile yok etmek de zorlaşır.




Peki, bir ailede öfkenin olup olmadığı nasıl anlaşılır? Soru biraz garip oldu değil mi? Aslında öfke dediğimizde hepimizin aklına üşüşen resimlerin ortak noktası yüksek sesin, bağrışmanın hatta belki de şiddetin olması. Aslında ailede öfke olup olmadığını aile üyelerinin birbirleri ile kurdukları ilişki şeklinden anlayabiliriz. Bunun için de mutlaka yüksek sesin, bağrışma ve kavganın olması gerekmez. Sinirli bir ses tonunun, her zaman eleştiren veya eleştirilen birilerinin bulunabilmesinin, incir çekirdeğini doldurmayacak konulardan büyük tartışmaların çıkmasının da aile içindeki öfkeden kaynaklandığını söyleyebiliriz.





İletişim becerilerini edindiğimiz ilk platform olan ailede öğrendiklerimizi daha sonra kurduğumuz her türlü ilişkiye de taşırız. Özellikle ikili ve romantik ilişkilerde ve evliliklerde öfke en sık görülen olumsuz davranış biçimi olarak karşımıza çıkar. Bazen de çiftler bu öfkenin ilişkilerini ayakta tutmak için gerekli bile olduğunu savunurlar. Çünkü bir öfke patlamasından sonra çiftler tekrar birbirleri ile ilişki kurmak ve yakınlaşmak ihtiyacı duyarlar. Aslında öfke, açık iletişimin olmadığı ve duyguların rahatça ifade edilemediği güvensiz ilişkilerden kaynaklanan bir durumdur. Öfkenin kol gezdiği ilişkilerde kişi duygularını açığa çıkarmayı, bunlar hakkında konuşmayı güvenli bulmaz ve karşısındaki tarafından anlaşılamayacağını veya yanlış anlaşılacağını düşünür. Öfkenin var olduğu ilişkiler zamanla çöker, çiftler birbirlerinden uzaklaşır veya birbirleri ile sağlıklı sayılamayacak şekilde yakın olurlar. Hani bazen “aslında biz hep didişiriz ama aşırı da düşkünüz birbirimize” gibi söylemlerde olduğu gibi.




Öfkeli ve öfkelerini kontrol edemeyen kişiler aslında bu durumlarının farkında olsalar da genellikle “ben şuralıyım, buralıyım” veya “benim huyum böyle, bir parlarım ama hemen sönerim” gibi bahanelerle geçiştirmeye çalışırlar. Tüm bu mazeretlerde öfkenin kontrol edilemeyecek ve değiştirilmeyecek bir şey olduğu yanılgısı vardır. Bu yanılgının aksine öfke kontrolü kalıcı bir davranış değildir ve öfke kontrolü öğrenilebilir.



Peki eğer öfkeli isek ne yapabiliriz? 

İlk yapabileceğimiz duygularımızı gözden geçirmek olmalı. Eğer duygu ve düşüncelerimizi karşımızdakine anlatmakta zorluk çekiyorsak bunları yalnız kendimizin erişebileceği bir yere yazmayı deneyebiliriz. Bizi öfkelendiren durumlara bir bakmak, hangi konularda daha fazla sinirlendiğimizi belirlemek için önemli. Bizi öfkelendiren ilişkilerin bir ortak noktası olabilir mi?Ya da acaba öfkeli olmak o kadar doğal bir şey olmaya başladı ki, biz öfkeli falan değiliz de acaba karşımızdakiler mi hep öfkeli? Ya da nasılsa artık herkes mi öfkeli bu memlekette ?Öfkemizi ve özellikle de duygularımızı daha rahat ifade edebileceğimiz sağlıklı ilişkiler kurabilmek dileğiyle....
Uzm. Dan. Psikolog
Ani Eryorulmaz




Ani Eryorulmaz'a bu güzel paylaşım için çok teşekkürler ;) 

BAYRAM TATİLİNDE VE YAZIN SON GÜNLERİNDE NEREYE GİTSEK ;)

7800 ÇEŞME 

Sevgili Siren Ertan'dan aldığım bilgiye göre otel bayramda doluymuş :-) Ama plaja bekleriz diyor... Ben yine de şansınızı deneyin derim... Eğer bayramda gidemezseniz, eylülde alın başınızı gidin 7800 Çeşme'ye, pişman olmazsınız ;) Çünkü resimleri bile otele aşık olmanız için yeterli ;) 








Çeşme ilçesinin Boyalık sahilinde tecrit edilmiş bir konumda yer alan bu lüks otel nefes kesici Ege ve Sakız adası manzarasına sahip ;) Neyse, ben daha fazla bir şey söylemeyeceğim... Sizi otelin tanıtım filmiyle baş başa bırakacağım... =)


Otelle ilgili ayrıntılı bilgi için: 

www.7800cesme.com/

12 Ağustos 2012

BAYRAM TATİLİNDE ve YAZIN SON GÜNLERİNDE NEREYE GİDELİM? ÖNERİLERİM VAAR ;-) 1

Sevgili takipçilerim, ramazan nasıl da çabuk geçti... İnanamadım vallahi... E bayram geldi ve kimimizin daha programı bile yok... Ağzımıza bal çalar gibi yapıp kaçan yaz mevsiminin son günlerinin tadı nerelerde çıkar? 
İşte size ilk önerim! ;) 

MARMARİS, ELEGANCE HOTEL: 

Bu otel favori otelim... Gidip görünce sizin de favoriniz olacağından eminim... Hiç Marmaris'te güneşin batışını, ayın hızlı, telaşlı ve muhteşem doğuşunu izlediniz mi? Elegance Hotel, öyle bir otel ki... Doğa harikası Marmaris'in güzelliklerini ortaya çıkarırken, size hayatınızın en güzel filmini çevirme şansını veriyor... Kendinizi öyle uzakta, öyle dingin hissediyorsunuz ki hayata farklı bir gözle bakmaya başlıyorsunuz... 


Elegance Hotel'de 5 restoran, 5 bar ve 2 açık yüzme havuzu bulunuyor... İster dünya üzerindeki en romantik iskelede güneşlenir ve denize girersiniz, ister diğer iki havuzu kullanarak yazın tadını çıkarırsınız... Bu otel size çok seçenek sunuyor! =) 



Kondisyonumu kaybetmeyim derseniz Fitness Center emrinizde...
Yok ben zaten çok yorgunum gevşemek istiyorum derseniz SPA'sı harika... 


Size bir tavsiyem vaaar! =) Mutlaka denizin üstündeki muazzam manzarasıyla dünyanın en güzel yüzen iskelesinde yemek yiyin... Kendinizi ultra lüks bir geminin içinde hissedeceksiniz... Lezzetli yemekler ve canlı müzik de eklenince bulutların üzerinde bir akşam geçireceksiniz! ;) 


Otel odaları pastel renklerde, hoş bir şekilde dekore edilmiş... Her odada kanepeli oturma alanı, balkon ve uydu TV bulunmakta ;) 






Peki bu otelde ne gibi aktiviteler var ?

Sauna, 
Fitness Merkezi, 
Oyun Odası, 
Solaryum, 
Spa & Sağlık Merkezi, 
Masaj, 
Çocuk Bahçesi, 
Bilardo, 
Masa Tenisi, 
Dart, 
Hidromasajlı Küvet, 
Türk Hamamı/Buhar Banyosu,
 Dalış, 
Açık Yüzme Havuzu (sezonluk)

ve su sporları ;) 


E hadi! Yazın tadını çıkarmaya !;)
Rezervasyon ve daha fazla bilgi için: 
http://www.elegancehotel.com/tr/Default.aspx#


Bir de müjde var ;) Facebook'ta ve Twitter'da Elegance Hotel'i takip eden kazanıyor... 

facebook: EleganceHotelsInternational
http://twitter.com/Elegance_Hotels

11 Ağustos 2012

RAMAZAN ÖZEL- CEMALNUR SARGUT ile RÖPORTAJ




Herkes için sarıldım ;)

Cemalnur Sargut Hoca'yı artık milyonlar tanıyor... Ama onunla daha hiç tanışmamış olanlara onu nasıl anlatırım diye düşündüm... Tek aklıma gelen "AŞK" oldu... Allah ve Peygamber aşığı bir insan düşünün ve bunu sadece dilde değil, davranışıyla yaşatan bir hoca... Huzur dolu ramazan ayı gelince, kendisinden randevu istedim... Ve beni kırmadı... Sohbet aktı gitti... Gözler yaşlı, kalp huzurlu ayrıldım oradan... 
Mutasavvıf yazar Cemalnur Sargut Hoca web sitesinde kısaca şöyle anlatılıyor...: 

Cemâlnur Sargut 1952'de İstanbul'da doğmuş, üniversite eğitimini Kimya Mühendisliği dalında tamamladıktan sonra 20 yıl kimya öğretmeni olarak görev yapmıştır. Mutasavvıf bir ailede yetişen Cemâlnur Sargut, gençlik yıllarında felsefeye ilgi duymuş ve büyük felsefecilerin hayatlarını incelemiştir. Felsefenin yaşanılamayan bir ilim olduğunu fark etmesinin ardından, ilmini hâl etmiş bir örneğin arayışı içinde Mevlânâ'ya yönelmiş ve hocası Sâmiha Ayverdi'nin isteğiyle Kur'an-ı Kerîm ve karşılaştırmalı Mesnevi çalışmalarına başlamıştır. Ve bunu tâkiben yine hocasının teşvikiyle 24 yaşında gençlerle başladığı Mesnevi çalışmalarına bugün milyonlara hitâb ederek devam etmektedir.

Gelin şimdi aşk ile sohbet edelim...

Hocam Allah bizi neden yarattı?


Melekler Allah'a sormuşlar... "Sen Adem'i neden yarattın? Bizim gibi hep sana ibadet eden varken... Gelecekte kan dökecek nesli neden yaratıyorsun..." diyorlar. Allah'ın cevabı o kadar güzel ki ; "Ey melekler işleyin günahları..." diyor. Çünkü Allah'a bu soruyu sormak günah... "İşleyin ama siz günah işledikçe ben rahmetimle ve affımla öyle bir ortaya çıkarım ki... Ben affetmeyi ve rahmetimle ortaya çıkmayı çok severim..." diyor.


Bir de dün abimle konuşuyorduk... Kur'an-ı Kerim direkt yaratma sebebi anlatmamış diyor abim.  Ben de dedim ki... Bir çok ayette özellikle Tebareke'de "Bak! Abes bir şey görebiliyor musun? Bir tek yanlış görebiliyor musun?  Gözlerin döner, bak!" 
Ve yine Rahman Suresi'nde; "Allah'ın hangi nimetini yalanlayabilirsin?" diyor... Bu mealde çok ayet var.  


Yani; kendini, O'nun bir parçası olduğunu ve eksik olduğunu... O'nunsa her şeyin sahibi ve mükemmel olduğunu görmen için yaratmış bu alemi yüce Allah... Ben bir parçayım ve eksiğim ama iyi ki parçayım çünkü O mükemmelin parçasıyım diyorsun... Burada Hz. Şems'i anmak beni çok etkiliyor... Hz. Şems'e soruyorlar; "Sen kimsin?". "Ben Allah'ın dostunun dostuyum.  Onun için daha şanslıyım. Dostu Mevlana, ben dostunun dostuyum" diyor. 

Yani parçaya dahil olmak, parça olup o bütüne dahil olmak... O bütünün güzelliğini hissetmek. Parça olmasan, bütünü göremeyeceksin... O'nun içinde olsan onu göremeyeceksin... Biz ayrılıp parça olarak bütünün güzelliğini seyretmek için yaratıldık hayatım... Bu çok zevkli bir şey...

Kulluk görevlerimiz nelerdir?


Birinci vazifemiz kul ne onu bilmek... Kulluğu kategorize edersek bir tek kul kalıyor Peygamber... Yani hakiki kulu anlatmaya kalkarsak tevazuda öyle bir noktada olması lazım ki hiç varlığı kalmayacak... Bizde öyle bir şey yok... O zaman bir kul kalıyor o da Hz. Muhammed (s.a.v.). 


Kulluk vazifesi demin de söylediğim gibi parçanın bütünü her şekilde görüp onun istediklerini yapmasıdır. Yani şunu düşünmesidir... Bütünüm sevgilim, benim her şeyim olan sevgilim benden hoşnut olsun... Kulluk görevini O'nun için yapmalı yoksa O'nun vazifelerimize ihtiyacı olduğu için değil.


Bir de sevgiliyi memnun eden her şey kulluk vazifesidir.  Tabi namazı, orucu saymıyorum onlar mecburi vazifelerimiz... Ben sevdiğimi bir programa sokmak isterim rahat ve huzurlu yaşasın diye, Allah da bizim mutluluğumuz için bize bir takım ibadetler vermiş. Kendisinin bundan bir kazancı yok, sadece bizim mutluluğumuz için. 


Bir örnek vereyim bununla ilgili... Bir abimiz lise arkadaşlarıyla meyhanede buluşacaklarmış... Mürşidine demiş ki "Ben arkadaşlarımla buluşmak için meyhaneye gideceğim." Mürşidi de demiş ki: "Benim sana güvenim var, git..." Ertesi gün gelmiş demiş ki "Ben bira içtim." Mürşidi neden diye sormuş... "O kadar ısrar ettiler ki insanları kırmak istemedim" diye cevap vermiş... Mürşidi çok kızmış... "Bir sürü hata yaptım, daha beterlerini yaptım, yine de kızmadınız dua ettiniz adam olayım diye. Buna neden kızdınız" demiş şaşırarak abimiz... "Kulun isteğini Allah'ın isteğinden üstün tuttun ona tahammül edemedim." demiş mürşidi... 

Bütün mesele budur... Yani kulluk; kulun isteğine göre değil, Allah'ın isteğine göre yaşamaktır... Bütün tarifi budur...  Bana da hocam şöyle demiştir: "Öleceğini, asılacağını bilsen yalan söyleme..." Anlatabiliyor muyum? 

Çok güzel anlatıyorsunuz hocam Allah razı olsun...Peki ibadetlerdeki o zevki nasıl alacağız? Mesela namaz kılarken aklımız başka yerlere gidebiliyor... 


Okulda çalışırken ödevleri çok zor yaparsın... Aynı ödevi okulu bitir, mürşidin versin çok zevkli yaparsın.  Çünkü orada vazife var, burada aşk var... Namazı da vazife olarak kıldığın zaman çok sıkıcı... Onun için aşkı arttırmak lazım. Allah ile irtibat ve Allah aşkı artarsa namaza koşa koşa gidiyor insan... Onu vazife gibi görmüyor, sevgiliyle buluşma olarak görüyor... Bir de namazı kılarken şu anda ben Peygamberimin arkasındayım diye düşünürse tir tir titrer insan...


Allah'ın bizden razı olduğunu nasıl anlarız? 


Gayet basit...(Gülümsüyor). Seni hayra koşturup kendiyle meşgul ediyorsa senden razı kızım...





Namazın en üstünü nasıldır? 


Her yerde Allah'ı görmeye başlayınca o zaman namazı Kabe'nin içinde gibi kılarsın... Her yerde her şeyde... Böcekte, çiçekte, elbisede...  Her şeyde... O zaman benim mürşidimin yaşadığı dönemde sigara bu kadar yasak değilmiş. Biz içmenin de içmemenin de zevkini biliriz derlermiş. Ve sigarayı bile bana zevk verdi şimdi hürmetsizlik etmeyeyim diyerek kibarca söndürürlermiş.  

Yani her şeye hürmet ettiğin zaman üç secdeli namaz kılarsın... İki secdeyi normal yaparsın üçüncü secdeyi de o cennetin içinde yaşamanın zevkiyle kılarsın... 

İslam'ın bir çok özelliği var... Peki onu diğer dinlerden ayıran özellik nedir?


Bir çok özellik var ama en önemli özelliği Tevhit anlayışıdır.  Çünkü diğer dinlerde peygamber ve Allah belli gruplara aittir.  Bizim dinimizde Rabbül Alemin fikri var.  Yani Hz. Peygamber bütün yaratılmışların peygamberi, Allah bütün yaratılmışların Allah'ı.  Benim Allah'ımla Hristiyan'ın Allah'ı ayrı değil.  Herkesin tek bir Allah'ı var ve bu fikir bir tek İslam'da var.  Çünkü Hz. Muhammed (s.a.v.) için Rabbül Alemin diyor... Çok da güzel bir sözü var Peygamberimizin... Diyor ki : " Ben bütün yaratılmışların Peygamberi'yim ama şeriatıma girene şefaat edebilirim." O da çok önemli... Yani uyun bana diyor... 


Mesela namaz Allah için o kadar önemli değil ama Peygamber Efendimiz(s.a.v.) kılana ben şefaat edeceğim diyor.  Çok büyük müjdeler var bununla ilgili.  Benim çok sevdiğim bir arkadaşım var, Carl Ernst. Muhammed diye İslam'ın terörist dini olamayacağını anlatan bir kitap yazdı.  Bir çok ülkeden ödül kazandı, biz de ödül verdik geçen senelerde.  Buraya geldiğinde gazeteciler onu karşıladılar ve şöyle bir soru sordular: " Siz bir Muhammed fanatiğisiniz, bu nasıl oluyor bir Hristiyan olarak?"... Cevabı muazzamdı... " Allah Allah... Hz. Muhammed bir tek Müslümanlar'a ait  bir peygamber mi? O bizim peygamberimiz değil mi? Biz öyle biliyoruz..." dedi.  O kadar hoşuma gitti ki bu cevabı Carl Ernst'ün... Bu idrakı bize öğretti. 


Hocam peki Müslüman olarak doğmayan insanlar var... Ve kötü şartlarda yetişen... O nasıl cennete girecek?


Öncelikle biz kimin Müslüman olduğunu bilemeyiz.  Benim mesela Yahudi bir arkadaşım var.  Bütün apartmana hizmet eder.  Onun tek çocuğu var ve ona çok düşkün.  Bir gün, okul minibüsü geri geri gelirken çocuğu ezdi.  Yoğun bakıma kaldırdılar kızcağızı... Kız yoğun bakımda, ertesi gün ben komşuma uğradım evdeydi... "Sen niye evdesin?" dedim.  Yoğun bakıma beni almıyorlar ben de minibüs şoförünü sabah kahvaltısına davet ettim dedi... "Neden ettin?" dedim... "Kendini suçlamasın diye, çünkü bir kusur yok ki Allah verecekmiş bunu zaten başımıza o sadece sebep oldu" diyince "Sen Müslüman'sın ben şahidim"dedim. Çok sevindi "Sahi mi?" dedi... 


Şunu söylemek istiyorum... Bilmiyorsun ki kızım kimin Müslüman olduğunu... İkincisi cennet bütün insanlık alemleri içindir derece derece.  Bu bir idrak meselesi.  Müslüman olmakla da cennetin belli seviyelerine girilmez.  Cennet idrak demektir... Allah'ı ne derece idrak ediyorsan o kadar üst seviyedesin... Zaten bu alemde de öylesin, orada da öyle olursun.  Onun için; kimse cennete giremez diyemeyiz.  Anlatabiliyor muyum? Burada teslimiyet ve ne olduğunu kabul çok önemli...


Hemen bir hikaye anlatmak isterim burada. En sevdiğim hikayedir.  Adamın biri çok güzel namaz kılıyormuş.  Cebrail (a.s.) gelmiş bunu görmüş bayılmış... Gitmiş Allah'a sormuş... "Bu ne böyle efendim hiç böyle güzel namaz kılan görmedim"demiş.  Allah'u Teala " Git bak Levh-i Mahvuz'una" demiş.  Cebrail (a.s.) bakmış adam şaki yani eşkıya yani kafir... Adama gelip boşu boşuna namaz kılma demiş... Adam bir sevinmiş başlamış oynamaya... "Allah'ım bana ad mı taktı... Ah sevgili Allah'ım beni adam yerine koydu da bana kafir mi dedi... Ah benim gibi bir kula da isim mi taktı! " demiş... Şakır şakır oynuyor adam... Cebrail (a.s.) o kadar çok şaşırmış ki... Gitmiş Allah'a " Allah'ım bu nasıl bir şey? Kafirsin diyorum oynuyor" demiş... Allah "git bak bir daha Levhi Mahvuz'una" demiş... Cebrail (a.s.) bakmış adam Said... Gelmiş adama tekrar Saitsin saitsin yanlış bakmışım demiş... Adam "bir isim daha da mı taktın Allah'ım bana" diye tekrar oynamaya başlamış... Yani kızım ben neysem neyim... Allah ile ilişkim çok önemli... O ilişkiyi kurduğun ve Allah için yaşamaya başladığın anda hiç dışarıdaki kisvenin ne olduğunun önemi yok.  


Yine Ali Ulvi Kuşçu anlatmış... Ali Ulvi Kuşçu uzun süre Medine'de Hz. Peygamber'e türbedarlık yapan Konya'lı bir zat. Adamın bir tanesi aleyhte konuşmuş... "Bunlar da böyle geliyorlar pis pis kirli kirli peygamberin huzurunda uzun uzun oturuyorlar..." demiş.  Sonra gitmiş bir yere oturmuş... Gözünü kapamış... Peygamber Efendimiz teşrif etmişler... Bir süt içirmişler kendisine... Gözünü açmış o pis dediği adamlar tebrik etmişler... Yani kimin ne olduğunu sen ne biliyorsun da tenkit ediyorsun... Hiç kimseyi eleştirme hakkına sahip değiliz.  


Bir de; cenneti idrak olarak düşünmek lazım... İdrak ettiğin ölçüde daha fazla cennettesin... Çünkü idrak edince Allah'ı, aklı bırakıyorsun... Dünyayı akılla ölçmeyi bırakıp gönülle ölçmeye başlıyorsun.  O zaman da hayatın çok değişiyor.  Ve hakiki bir mürit, Cemal ister cennet istemez.  Yani seni görmeyi istiyorum ben... Sen olmadıktan sonra, senin olmadığın yer bana cennet olamaz diye düşünür... 


Ben Gül'ümü doğurdum... Kızım hastaydı götürmüşler çok üzgünüm... Çok beklediğim bir bebekti o... Ve içeriye Samiha Anne girdiler... İnanın orası cennet gibi oldu bana o an. Ne kız kalıyor ne eş... Yarım saat oturdular benimle. Sonra çıktılar. Hancı kitabı vardı yanımda... O yokken de kitabını okuyum dedim... Açtım. Cennet neresidir diyorlar? Allah'ım senin olduğun yerdir. Cehennem neresidir? diyorlar... Allah'ım senin olmadığın yerdir diyeceğim ama öyle bir yer yok ki diyor. İşte böyle bir idrak geliştiği zaman ortada cennetten başka bir şey kalmıyor.



  

Orucun hikmetlerine gelirsek ?   


Oruç Allah'ın Samed sıfatını giyinmek demektir.  Samed, Allah'ın ihtiyaçsızlık sıfatıdır... Allah'ın hiç bir şeye ihtiyacı yok... Biz de bir gün boyunca Allah'ım yemeğe içmeye hiç bir şeye ihtiyaç duymadan yaşamayı sayende öğreniyoruz, sana benzemeye çalışıyoruz, senin bir sıfatını giyinmeye çalışıyoruz diyoruz. Bu arada fakirine eşlik ediyoruz ve bir de Allah'ın bizi sevdiğini anlıyoruz... 

Bu konuyla ilgili çok sık anlattığım bir hikaye var sıkılmışsınızdır ama...

Estağfurullah hocam...


Mevlana'dan bir hikaye bu... Müritle mürşit gidiyorlarmış... Bir çöle düşmüşler, yemekleri bitmiş.  Mürit demiş ki; "Efendim, mahvolduk yemeğimiz içmeğimiz bitti, kaldık buralarda!" diyince mürşidi "Korkma, sen aç kalmazsın." demiş.  Mürit "Neden efendim, yemek bitti" deyince, "Allah sevdiğini aç bırakır, sevseydi seni ümitsiz olmazdın Allah'tan... Korkmazdın..." demiş.


Onun için, Allah'ın ben seni seviyorum!" hitabını duyuyorsun oruç tutarken... Üstelik Allah'ı için yaşamanın zevkine varıyorsun... Orucun o kadar çook hikmeti var ki kızım... Bir anlamı kalkan demek. Seni koruyor. Bir anlamı rıfat yani yükselme demek.  Allah'ın ayetlerde, orucun cevabını yalnız benden alacaksın gibi bir müjdesi var.  Diğer ibadetler de karşılıklı ama orucun cevabını yalnız benden alacaksınız diyor.  Bunun en güzel müjdesi de Ramazan ayının içerisinde Kur'an'ın gelmesidir.  Yani kendi manasını bize sıkıntı ve bela ayında indiriyor ki sıkıntının karşılığında diyeti benim diyor...     


  

Sağlık sorunlarından dolayı oruç tutamayanlar...

Tutamıyorum diye çok acısını çekersen tutmuş kadar alırsın sevabını inşallah. Çünkü bir gün adamı namaza şeytan kaldırmış... Adam da demiş ki "Sen hayırlı bir iş yapmazsın, doğru söyle beni neden kaldırdın namaza?" Şeytan demiş ki; "Dün kalkamadın, ciğerin o kadar yandı ki bütün kılanların sevabını Allah sana verdi... Onun için bir daha o sevaba nail olma diye kaldırdım" demiş... Tabi tutamayınca mümkün olduğu kadar parasını vereceksin tutamadığın günlerin, oruçluya hizmet edeceksin, o şekilde biraz borcunu ödemeye çalışıyorsun... Çok güzel bir laf var... Nimete karşı gösterdiğin edebin, nimet tarafından karşılığıdır oruç tutabilme kabiliyeti...


Hocam zaman çok hızlı geçiyor... Son 10 günün içindeyiz... Son 10 günün hikmeti nedir? Nasıl ibadet edilmeli?


Aslına bakarsan herkesin kendine göre bir ibadet tarzı vardır.  Yani kimse başkasını taklit ederek ibadet etmemeli.  Çünkü kendini mecbur hissettiğin zaman o zevki kaçırıyorsun. Bazısı zikretmekten, bazısı sema etmekten, bazısı sabahlara kadar namaz kılmaktan, bazısı Kur'an okumaktan zevk duyar... Ben kadir gecelerini özellikle kimsesizler yurdunda geçirmeyi tercih ediyorum... Çünkü bir yetim başı okşayın diyor Hz. Peygamber(s.a.v.). Bir sürü yetim başı okşuyorum... Bu senede önce kimsesizler yurduna gidip sonra da hırka-i şerifi ziyaret edeceğiz inşallah... 



Bu 10 günler içerisinde çok hizmet etmeye, çok fakire yardım etmeye gayret etmeli... Allah diyor ki "yaratılmış her şey benim ailemdir, benim ailemi memnun et ki ben de senden memnun olayım." Biz Allah'ın haremiyiz.  Ve en kötüyü bile saymış yaratmış... Allah sayıp yaratmışsa o lazımdır mutlaka... Geçen bir televizyon programında anlattım... 

Adamın biri demiş ki  "Allah'ım hepsini anladım da şu kara böcekleri neden yarattın onu hiç anlayamıyorum." Derken bir süre sonra kalçasında bir çıban çıkıyor, patlıyor, tekrar çıkıyor... En sonunda bir hocaya gidiyor... Hoca da diyor ki "bu kara böcekleri ez çıbanın üzerine koy düzelir" diyor... Hakikaten yapıyor ve iyileşiyor.  Arkadan adamı bir gemiye bindiriyorlar... Muazzam bir fırtına çıkıyor, herkes deli gibi dua etmeye başlıyor ama bunda çıt yok.  Çevredekiler sen niye dua etmiyorsun diye sorunca "Vallahi işine bir kere karıştım aylarca oturamadım, bir daha hiç bir şekilde işine karışmam Allah'ın" diyor.  


Onun için, O'nun her yaptığı güzel  bunu idrak etmek lazım. Mesela öyle bir ilahi dinler ve o kadar çok ağlarsın ki, bütün gün kılınan namazdan daha çok sevaba girersin... Yani zevk almaya bak kızım... Ve yaşadığın hayattan bile zevk aldığın zaman Allah'a ibadet etmiş olursun... Zorluklardan zevk aldığın, şikayeti kestiğim zaman... Mesela, giriyorsun trafiğin içine tam en zor andasın; sevgilim bu senden bana hediye dediğin zaman inan ki bütün yapacağın ibadetlerden daha büyük sevap alıyorsun... Onun için çok şükretmek çok önemli... Bizler çok az şükrediyoruz.  Bir gün Fatih Cami'ne gidene kadar sabah pelesenk ettim dilime biz az şükrediyoruz az şükrediyoruz diye çocuklara da sık sık söylüyorum ki hep hatırlayalım diye.  Girdik sabah namazımızı kıldık. Çıkınca karşımızda bir kasap tabelanın üstünde "ŞükürEt" yazıyor. İşaretleri okuyabilmek de çok önemlidir... O dil her yerde...  






Hocam son 10 günde itikafın öneminden çok bahsediliyor... Bir de sizden dinleyebilir miyiz? 


İtikaf kendinizi negatif hissettiğiniz, Allah'tan uzak hissettiğiniz zamanlarda  bir gün boyunca evinizde kimseyle görüşmeden kendinizi muhasebe etmek demektir.  Son 10 günde de bütün İslam alemi kendini muhasebe ediyor.  İtikaf çok kıymetli bir şeydir... Biliyorsunuz Medine'de camiye giriyorlar ve orada kalıyorlar. 


Manevi manada itikaf, bütün bu varlığın içerisinde kendini bir çok şeyden çekmektir. Mesela sabır kelimesinin manasını yazdım en son kitabımda... Çok etkilenerek, ağlayarak yazdım... Beyazıt Bestami Hazretleri diyor ki; Sabır, sıkıntı ve belaya sabretmek demek değildir, onu bizim mahallenin köpekleri de yapar... Sabır, önüne bütün zenginlikler ve güzellikler açılmışken hayır ben Allah'ıma dönerim diye maddeden ayrılmak ve uzaklaşmaktır.  


O bakımdan kendini aşırılıklardan çekmek itikaftır.  Mesela tam önüne çok güzel bir fırsat çıkmış, orada ruhunda bir rahatsızlık hissedip bu olacak ama Allah'ın hoşuna gitmeyecek, ben bunun vebalini ödeyemem diyip oradan kendini çekmek itikaftır.  


Hocam bir de hepimiz tevazu sahibi insanlara benzemeye çalışıyoruz... Gerçekten öyle olabildiğimizi nasıl anlarız?


Çok basit... Birincisi eğer senin tevazu gösterdiğin insan sana kötü muamele ettiğinde üzülmüyorsan gerçekten öylesindir...  Ama beni beğendi diye yapıyorsan o zaman bu nefistendir.  Bunu anlaman çok kolay... İnsanlar için mi Allah için mi yapıyorsun ona bak.  Aleyhinde konuşulanlardan memnunsan Allah için yapıyorsun demektir.  Yani hakiki tevazu aslında insanlar önünde çok eğilmek demek değil.  Aleyhinde de konuşulsa hiç aldırmamak demektir.  Sana kötü muamele edene, sana gelmeyene gitmek demektir... Yani insanlarla ilgili şeyde Allah'ın istediğini tercih etmektir tevazu... 


Onu da herhalde aşkla yapabiliyoruz değil mi? 


Evet... 


Peki aşkı nasıl artıracağız?


İşte böyle sohbetlerle kızım... Tevazu konusu çok önemli bir konu... Ben bana birisi kötülük ettiğinde hep dua ederim... Allah'a bana ona iyilik etme fırsatı ver ki sana karşı yüzüm ak olarak geleyim diye dua ederim... Çünkü orada artık o seni ilgilendirmiyor, Allah seni ilgilendiriyor. Birazcık da mutlu oluyorsun sana kötülük yapılıp da sen hiç cevap vermeyince şimdi benden memnunsundur Allah'ım diye ve diyorsun ki inşallah bu mutluluktan da kibir çıkarmayım kendime... Çok tehlikeli yollar çünkü... Aslında bil ki onu bile yaptırtan Allah...


Son sorum:) Biri yalan söylüyor ve başkalarını kandırıyor... Siz de bunun farkındasınız... Burada rahatsızlık duyarsanız benlikten mi oluyor?


Hayır... O doğru görmeyi öğrendiğini gösterir.  Hiç görmemek değil kızım... Allah insanı hatayı görmek üzere programlamış... Başkalarının hatalarını göreceksin... Ama ben de yapabilirim demek ki diyip hiç üstüne gitmeyeceksin ve onu kötülemeyeceksin... Bu bugün bu hatayı yaptı ama yarın beni on kat da geçebilir.  Bunları düşüneceksin... Başkasına takılıp kalmayacaksın... Hatayı Allah bana gösterdi diyip mutlaka ben de yapabilirim, ben yapmayayım inşallah diye dua edeceksin... 





Sevgili Cemalnur Sargut Hoca'ya, basın danışmanı Ümit Gülbüz Ceylan'a ve Murat Pasinli'ye bu güzel röportaj için çok teşekkür ederim... Umarım layıkıyla yazabilmişimdir...  


Cemalnur Sargut'un sohbetlerine ulaşmak isterseniz... 


http://www.cemalnur.org/